Modern Dünya Klasikleri (11 Kitap Set)

Stok Kodu:
9786059641432
Boyut:
13.50x19.50
Sayfa Sayısı:
976
Basım Yeri:
İstanbul
Baskı:
1
Basım Tarihi:
2019-05
Çeviren:
Arzu Kumbaroğlu
Kapak Türü:
Ciltsiz
Kağıt Türü:
2. Hamur
Dili:
Türkçe
Kategori:
%25 indirimli
108,00
81,00
9786059641432
582898
Modern Dünya Klasikleri (11 Kitap Set)
Modern Dünya Klasikleri (11 Kitap Set)
81.00

Set İçeriği:

Baba'ya Mektup

Franz Kafka bu mektubu babasının karşı çıkması nedeniyle gerçekleştiremediği evlilik yüzünden kaleme alır.

Bu konuda babasına duyduğu öfke, çocukluğundan itibaren otoriter ve güçlü baba figürü karşısında yaşadığı korkuları, kaygıları ve bastırılmışlığı bir bütün olarak kâğıda dökmesine yol açar.Hayatı boyunca babasına karşı hayranlık ve nefret ikileminde yaşayan, üstelik bu konudaki duygu ve düşüncelerini dile getirmeye dahi çekinen Kafka, bu uzun mektubunu babasına göndermeye hiçbir zaman cesaret edemez.
Kafka'nın gözünden gerçek bir baba portresi sunan bu mektup; aynı zamanda baba-oğul ilişkisi, aile içi sıkıntılar ve kuşaklararası çatışma konularında önemli psikolojik analizler içermektedir.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Ünlü roman yazarı R., dağlarda geçirdiği kısa bir tatilin ardından Viyana'ya döner. Evine vardığında bir yığın mektup okunmak için onu bekliyordur. Önemli gördüğü birkaç mektuba göz attıktan sonra isimsiz bir zarf dikkatini çeker, zarfın içinden çıkan mektup şöyle başlamaktadır: “Beni asla tanımamış olan sana.”
R. mektubun kendisine mi, yoksa hayalî birisine mi yazılmış olduğundan emin olamaz ve büyük bir merakla mektubu okumaya koyulur. Bu tuhaf mektup, hayatı boyunca sevdiği erkek tarafından hiç tanınmamış olan bir kadından gelmektedir.

Bilinmeyen bir kadından...

Bir Delinin Hatıra Defteri

Bir devlet dairesinde kâtip olarak çalışan Poprishchin işini ve yaşadığı hayatı günden güne daha fazla sorgulamaktadır. Daire müdürünün kızı Sophie'ye âşıktır ancak bu aşkın önünde büyük bir engel vardır: O sıradan bir memurdur.

Poprishchin bir gün sokakta Sophie'ye rastlar. Ona görünmemek için gizlendiği sırada Sophie'nin köpeğinin başka bir köpekle tıpkı bir insan gibi konuştuğuna tanık olur. İlk başta kulaklarına inanmak istemese de sevdiği kızın düşüncelerini öğrenebilmek amacıyla köpeğin peşine düşmekten kendini alıkoyamaz.

Poprishchin o günden sonra gerçeklik algısını hızla yitirmeye başlayacak ve kendini bir sanrı girdabının içinde bulacaktır.

Dönüşüm

Gregor Samsa huzursuz rüyalarla dolu bir gecenin ardından sabah gözlerini açtığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur.

İlk başta bunun gerçek olduğuna inanmak istemez ama içinde bulunduğu tuhaf durumdan da bir türlü kurtulamaz. İşe gitmek için sabah erken saatte bineceği treni de çoktan kaçırmıştır.

Çok geçmeden sokak kapısının zili çalar, gelen kişi çalıştığı iş yerinin müdürüdür. Ailesinin geçim yükünü tek başına sırtlanmış olan Gregor kara kara ne yapacağını düşünmeye başlar.

Fakat bu sadece başlangıçtır. Yaşadığı dönüşüm bedeninde gerçekleşen başkalaşımla sınırlı kalmayacak, ailesini de tamamen farklılaştıracaktır. O artık kendi evinde bir yabancıdır.

Satranç

New York'tan Buenos Aires'e giden büyük bir geminin yolcuları arasında Dünya Satranç Şampiyonu Mirko Czentovic de bulunmaktadır. Satranca meraklı bir grup yolcu; kendini beğenmiş, açgözlü ve eğitimsiz olmasıyla tanınan bu satranç ustasını ücreti karşılığında onlarla oynamaya razı eder. İlk oyun beklendiği gibi Czentovic'in galibiyetiyle sonuçlanır ama ikinci oyunda sıra dışı bir şey olur. Ansızın çıkagelen gizemli bir yolcu oyunun gidişatını değiştirir.

Peki, dünya şampiyonuyla boy ölçüşebilen bu yolcu kimdir? Henüz keşfedilmemiş bir satranç dehası mı? Yoksa kendini saklayan çok ünlü bir usta mı?

Gruptakiler ne yapıp edip bu ikiliyi bir düelloya ikna etmeye karar verirler. Böylece gizemli yolcunun kim olduğunu da öğrenebileceklerdir.

Stefan Zweig'ın Nazi işgali altındaki Avrupa'nın durumundan duyduğu üzüntü nedeniyle intihar etmesinden kısa bir süre önce tamamladığı bu eser, kaleme alındığı dönemin zıtlıklarını bir satranç tahtasının üzerinden anlatmaktadır.

İnsan Ne İle Yaşar

Yoksul bir ayakkabıcı olan Simon ailesiyle birlikte küçük bir kulübede yaşamaktadır. Bir gün alacaklarını tahsil etmek için köyün yolunu tutar. Fakat köyde işler beklediği gibi gitmez. Evine eli boş dönerken yol kenarındaki kilisenin yanında soğuktan donmak üzere olan aç ve çıplak bir adama rastlar.Simon'un üzerine giydiğinden başka paltosu, evinde de karısının ertesi gün için ayırdığı bir parça ekmekten başka yiyeceği yoktur. Simon'un bir karar vermesi gerekmektedir. Vereceği kararda aynı zamanda şu üç sorunun yanıtı saklıdır: İnsanın özünde ne var? İnsana ne verilmedi? İnsan ne ile yaşar?

Kendine Ait Bir Oda

Çocukluğumuzdur bizi şekillendiren, bugünlere getiren. Ailesindeki erkeklerin gölgesinde büyüyen Virginia Woolf'un kalemi de çocukluğundan ayrı tutulamaz. Tam da bu nedenle, yirminci yüzyılın başlarında kaleme aldığı bu eserde Woolf öncelikli olarak kadının “bireyselliğini” sorgular ve onun edebiyattaki yerinden yola çıkarak alışılmadık bir öneri sunar: “Yazmak isteyen bir kadının öncelikle parası ve kendine ait bir odası olmalı.”

Woolf, British Museum'un rafları arasında kadını ararken, Shakespeare'in hayali kız kardeşi ve dönemin önemli kadın yazarlarına atıfta bulunarak bizlere sadece para ve oda fikrine nasıl ulaştığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda kadının bastırılan sesi olur. Ona göre kadın kendisine reva görülen sefalet ve karanlıkta bile çabalamayı bırakmamalı, yazmalı; eşitsizliklere ve haksızlıklara karşı sesini duyurmalıdır.

Küçük Prens

Uçağında meydana gelen arıza yüzünden Büyük Sahra Çölü'ne düşen bir pilot, çölde geçirdiği ilk gecenin ardından bir çocuk sesiyle uyanır.

Göz kapaklarını araladığında, uçsuz bucaksız çölün ortasında pek de kaybolmuş gibi görünmeyen tuhaf ama sevimli bir çocuk görür karşısında.

Pilot ile Küçük Prens işte böyle tanışırlar.

Peki, Küçük Prens'in ıssız bir çölde tek başına ne işi vardır?

Pilot bu soruya yanıt arar. Belki sorduğu sorulara yanıt alması çok kolay olmayacaktır ama Küçük Prens'in anlattıklarında aradığından çok daha fazlasını bulacaktır.

Yeter ki yüreğiyle bakabilsin.

Ay Işığı Sokağı

Her insan ayrı bir dünyadır. Her bir dünyada ise farklı duygular saklıdır. Stefan Zweig, yalnızca duyuların anlatmaya yetmediği bu dünyalarda en umulmayanı arıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından kaleme aldığı Ay Işığı Sokağı ve Görünmez Koleksiyon ile yazar, savaş sırasında unutulan duyguları gün yüzüne çıkarıyor. İster Fransa'nın liman kentinde yolunu kaybeden bir gezgin, ister varını yoğunu koleksiyonunu biriktirmeye harcamış yaşlı bir adam olsun, her insanın dinlemeye değer bir hikâyesi olduğunu bizlere gösteriyor. Stefan Zweig'ın “Tırnak işaretlerine dolanıp Arap saçına dönmeden”, karakterlerin kendi ağzından duyun istediği bu hikâyeleri okurken yabancı dünyaların size çok tanıdık gelecek çıkmaz sokaklarında kaybolmaya hazır olun.

Korku

Irene Wagner'in sevdiği bir kocası, iki çocuğu ve rahat bir hayatı vardır. Ancak kolay elde edilmiş bir hayatla mutlu bir şekilde baş etmek her zaman kolay değildir.

Mutluluğu evinin dışında arayan Irene'nin başı, paragöz bir şantajcıyla derde girer. Piyanist Karl Brustmann'ın gerçek sevgilisi olduğunu iddia eden kadının istekleri bitmek bilmez. Kendini köşeye sıkışmış hisseden Irene, kocasına yaptığı hatayı itiraf etmek ister ama ne gururu ne de korkusu buna müsaade eder.

Hatasının bedelini mi ödemeli, yoksa korkuyla yaşamaya devam mı etmelidir? Bu soruya bir türlü yanıt bulamayan Irene'yi yolun sonunda büyük bir sürpriz beklemektedir.

Tasvir ustası Stefan Zweig'ın duygu betimlemeleri bu kitabı okumanızı değil, yaşamanızı sağlayacak.

Amok Koşucusu

Amok Koşucusu, Stefan Zweig'ın başyapıtlarından biridir.

Tüm yaşamı boyunca yazarı etkisi altında tutan intihar duygusu, bu romanda, Hint Adaları'ndan yola çıkıp Avrupa'ya seyreden bir transatlantikle seyahat eden melankolik bir yolcu aracılığıyla varlığını bize de hissettiriyor. Belki de hayatını başkalarına yardım etmeye adamışken, kendisine gelen yardım talebini gururu nedeniyle reddeden bir doktorun, bu reddediş sonrasında yaşadığı pişmanlık ve çektiği vicdan azabı, onu bir çıkmaza sürükler. Yardım etmeyi reddettiği kadını bulmaktan ve çektiği acıyı ona yardım ederek sonlandırmaktan başka bir şey düşünememektedir. Ancak hatasını telafi etmeye çalışıyor olması, vicdanının sesini susturmaya yetmez. Zamanla o sesten başka hiçbir şey duyamayacak hale gelen kahramanımız kendisiyle yüzleşmek üzeredir.

Amok Koşucusu, derin psikolojik analizleri, hüzünlü atmosferi ve akıcılığıyla sizleri bambaşka bir dünyaya götürecek.

Set İçeriği:

Baba'ya Mektup

Franz Kafka bu mektubu babasının karşı çıkması nedeniyle gerçekleştiremediği evlilik yüzünden kaleme alır.

Bu konuda babasına duyduğu öfke, çocukluğundan itibaren otoriter ve güçlü baba figürü karşısında yaşadığı korkuları, kaygıları ve bastırılmışlığı bir bütün olarak kâğıda dökmesine yol açar.Hayatı boyunca babasına karşı hayranlık ve nefret ikileminde yaşayan, üstelik bu konudaki duygu ve düşüncelerini dile getirmeye dahi çekinen Kafka, bu uzun mektubunu babasına göndermeye hiçbir zaman cesaret edemez.
Kafka'nın gözünden gerçek bir baba portresi sunan bu mektup; aynı zamanda baba-oğul ilişkisi, aile içi sıkıntılar ve kuşaklararası çatışma konularında önemli psikolojik analizler içermektedir.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Ünlü roman yazarı R., dağlarda geçirdiği kısa bir tatilin ardından Viyana'ya döner. Evine vardığında bir yığın mektup okunmak için onu bekliyordur. Önemli gördüğü birkaç mektuba göz attıktan sonra isimsiz bir zarf dikkatini çeker, zarfın içinden çıkan mektup şöyle başlamaktadır: “Beni asla tanımamış olan sana.”
R. mektubun kendisine mi, yoksa hayalî birisine mi yazılmış olduğundan emin olamaz ve büyük bir merakla mektubu okumaya koyulur. Bu tuhaf mektup, hayatı boyunca sevdiği erkek tarafından hiç tanınmamış olan bir kadından gelmektedir.

Bilinmeyen bir kadından...

Bir Delinin Hatıra Defteri

Bir devlet dairesinde kâtip olarak çalışan Poprishchin işini ve yaşadığı hayatı günden güne daha fazla sorgulamaktadır. Daire müdürünün kızı Sophie'ye âşıktır ancak bu aşkın önünde büyük bir engel vardır: O sıradan bir memurdur.

Poprishchin bir gün sokakta Sophie'ye rastlar. Ona görünmemek için gizlendiği sırada Sophie'nin köpeğinin başka bir köpekle tıpkı bir insan gibi konuştuğuna tanık olur. İlk başta kulaklarına inanmak istemese de sevdiği kızın düşüncelerini öğrenebilmek amacıyla köpeğin peşine düşmekten kendini alıkoyamaz.

Poprishchin o günden sonra gerçeklik algısını hızla yitirmeye başlayacak ve kendini bir sanrı girdabının içinde bulacaktır.

Dönüşüm

Gregor Samsa huzursuz rüyalarla dolu bir gecenin ardından sabah gözlerini açtığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur.

İlk başta bunun gerçek olduğuna inanmak istemez ama içinde bulunduğu tuhaf durumdan da bir türlü kurtulamaz. İşe gitmek için sabah erken saatte bineceği treni de çoktan kaçırmıştır.

Çok geçmeden sokak kapısının zili çalar, gelen kişi çalıştığı iş yerinin müdürüdür. Ailesinin geçim yükünü tek başına sırtlanmış olan Gregor kara kara ne yapacağını düşünmeye başlar.

Fakat bu sadece başlangıçtır. Yaşadığı dönüşüm bedeninde gerçekleşen başkalaşımla sınırlı kalmayacak, ailesini de tamamen farklılaştıracaktır. O artık kendi evinde bir yabancıdır.

Satranç

New York'tan Buenos Aires'e giden büyük bir geminin yolcuları arasında Dünya Satranç Şampiyonu Mirko Czentovic de bulunmaktadır. Satranca meraklı bir grup yolcu; kendini beğenmiş, açgözlü ve eğitimsiz olmasıyla tanınan bu satranç ustasını ücreti karşılığında onlarla oynamaya razı eder. İlk oyun beklendiği gibi Czentovic'in galibiyetiyle sonuçlanır ama ikinci oyunda sıra dışı bir şey olur. Ansızın çıkagelen gizemli bir yolcu oyunun gidişatını değiştirir.

Peki, dünya şampiyonuyla boy ölçüşebilen bu yolcu kimdir? Henüz keşfedilmemiş bir satranç dehası mı? Yoksa kendini saklayan çok ünlü bir usta mı?

Gruptakiler ne yapıp edip bu ikiliyi bir düelloya ikna etmeye karar verirler. Böylece gizemli yolcunun kim olduğunu da öğrenebileceklerdir.

Stefan Zweig'ın Nazi işgali altındaki Avrupa'nın durumundan duyduğu üzüntü nedeniyle intihar etmesinden kısa bir süre önce tamamladığı bu eser, kaleme alındığı dönemin zıtlıklarını bir satranç tahtasının üzerinden anlatmaktadır.

İnsan Ne İle Yaşar

Yoksul bir ayakkabıcı olan Simon ailesiyle birlikte küçük bir kulübede yaşamaktadır. Bir gün alacaklarını tahsil etmek için köyün yolunu tutar. Fakat köyde işler beklediği gibi gitmez. Evine eli boş dönerken yol kenarındaki kilisenin yanında soğuktan donmak üzere olan aç ve çıplak bir adama rastlar.Simon'un üzerine giydiğinden başka paltosu, evinde de karısının ertesi gün için ayırdığı bir parça ekmekten başka yiyeceği yoktur. Simon'un bir karar vermesi gerekmektedir. Vereceği kararda aynı zamanda şu üç sorunun yanıtı saklıdır: İnsanın özünde ne var? İnsana ne verilmedi? İnsan ne ile yaşar?

Kendine Ait Bir Oda

Çocukluğumuzdur bizi şekillendiren, bugünlere getiren. Ailesindeki erkeklerin gölgesinde büyüyen Virginia Woolf'un kalemi de çocukluğundan ayrı tutulamaz. Tam da bu nedenle, yirminci yüzyılın başlarında kaleme aldığı bu eserde Woolf öncelikli olarak kadının “bireyselliğini” sorgular ve onun edebiyattaki yerinden yola çıkarak alışılmadık bir öneri sunar: “Yazmak isteyen bir kadının öncelikle parası ve kendine ait bir odası olmalı.”

Woolf, British Museum'un rafları arasında kadını ararken, Shakespeare'in hayali kız kardeşi ve dönemin önemli kadın yazarlarına atıfta bulunarak bizlere sadece para ve oda fikrine nasıl ulaştığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda kadının bastırılan sesi olur. Ona göre kadın kendisine reva görülen sefalet ve karanlıkta bile çabalamayı bırakmamalı, yazmalı; eşitsizliklere ve haksızlıklara karşı sesini duyurmalıdır.

Küçük Prens

Uçağında meydana gelen arıza yüzünden Büyük Sahra Çölü'ne düşen bir pilot, çölde geçirdiği ilk gecenin ardından bir çocuk sesiyle uyanır.

Göz kapaklarını araladığında, uçsuz bucaksız çölün ortasında pek de kaybolmuş gibi görünmeyen tuhaf ama sevimli bir çocuk görür karşısında.

Pilot ile Küçük Prens işte böyle tanışırlar.

Peki, Küçük Prens'in ıssız bir çölde tek başına ne işi vardır?

Pilot bu soruya yanıt arar. Belki sorduğu sorulara yanıt alması çok kolay olmayacaktır ama Küçük Prens'in anlattıklarında aradığından çok daha fazlasını bulacaktır.

Yeter ki yüreğiyle bakabilsin.

Ay Işığı Sokağı

Her insan ayrı bir dünyadır. Her bir dünyada ise farklı duygular saklıdır. Stefan Zweig, yalnızca duyuların anlatmaya yetmediği bu dünyalarda en umulmayanı arıyor. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından kaleme aldığı Ay Işığı Sokağı ve Görünmez Koleksiyon ile yazar, savaş sırasında unutulan duyguları gün yüzüne çıkarıyor. İster Fransa'nın liman kentinde yolunu kaybeden bir gezgin, ister varını yoğunu koleksiyonunu biriktirmeye harcamış yaşlı bir adam olsun, her insanın dinlemeye değer bir hikâyesi olduğunu bizlere gösteriyor. Stefan Zweig'ın “Tırnak işaretlerine dolanıp Arap saçına dönmeden”, karakterlerin kendi ağzından duyun istediği bu hikâyeleri okurken yabancı dünyaların size çok tanıdık gelecek çıkmaz sokaklarında kaybolmaya hazır olun.

Korku

Irene Wagner'in sevdiği bir kocası, iki çocuğu ve rahat bir hayatı vardır. Ancak kolay elde edilmiş bir hayatla mutlu bir şekilde baş etmek her zaman kolay değildir.

Mutluluğu evinin dışında arayan Irene'nin başı, paragöz bir şantajcıyla derde girer. Piyanist Karl Brustmann'ın gerçek sevgilisi olduğunu iddia eden kadının istekleri bitmek bilmez. Kendini köşeye sıkışmış hisseden Irene, kocasına yaptığı hatayı itiraf etmek ister ama ne gururu ne de korkusu buna müsaade eder.

Hatasının bedelini mi ödemeli, yoksa korkuyla yaşamaya devam mı etmelidir? Bu soruya bir türlü yanıt bulamayan Irene'yi yolun sonunda büyük bir sürpriz beklemektedir.

Tasvir ustası Stefan Zweig'ın duygu betimlemeleri bu kitabı okumanızı değil, yaşamanızı sağlayacak.

Amok Koşucusu

Amok Koşucusu, Stefan Zweig'ın başyapıtlarından biridir.

Tüm yaşamı boyunca yazarı etkisi altında tutan intihar duygusu, bu romanda, Hint Adaları'ndan yola çıkıp Avrupa'ya seyreden bir transatlantikle seyahat eden melankolik bir yolcu aracılığıyla varlığını bize de hissettiriyor. Belki de hayatını başkalarına yardım etmeye adamışken, kendisine gelen yardım talebini gururu nedeniyle reddeden bir doktorun, bu reddediş sonrasında yaşadığı pişmanlık ve çektiği vicdan azabı, onu bir çıkmaza sürükler. Yardım etmeyi reddettiği kadını bulmaktan ve çektiği acıyı ona yardım ederek sonlandırmaktan başka bir şey düşünememektedir. Ancak hatasını telafi etmeye çalışıyor olması, vicdanının sesini susturmaya yetmez. Zamanla o sesten başka hiçbir şey duyamayacak hale gelen kahramanımız kendisiyle yüzleşmek üzeredir.

Amok Koşucusu, derin psikolojik analizleri, hüzünlü atmosferi ve akıcılığıyla sizleri bambaşka bir dünyaya götürecek.

Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.
Kapat